7 Mart 2010

Plastik Çağ

Öylesine düşündüm geçenlerde... Bilirsiniz, iş-güç derken kafanıza bir konu takılır. Hiç neden yokken beyniniz gizli gizli araştırmaya yönlendirir sizi. Bambaşka konularla ilgilenirken, kendinizi bu konuda düşünürken bulursunuz.

Yıllar önce bir dergide haberine rastladığım Terra Cota askerleriyle ilgili hayal meyal birşeyler hatırlıyordum. Bir araştırayım dedim ve şu bilgilere ulaştım: Çin’in kurucusu olan imparator mezarında huzur içinde uyuyabilmek (!) için beraberinde generalleri, piyadeleri, süvarileri ve savaş arabalarıyla tam teçhizatlı bir heykeller ordusunu da gömdürmüş. Yapımı 20 yıla yakın süren, yaklaşık 15.000 heykellik bu ordu binlerce yıl sonra tesadüf eseri –bir çiftçi tarlasını ekerken- bulunmuş. Ardından arkeolojik kazılar başlamış ve heykellerin bulunduğu alan bir müzeye dönüştürülmüş. Şimdiye kadar toprak altında zamana meydan okuyan Terra Cota askerleri diğer düşmanları olan gün ışığına karşı o kadar dayanıklı değiller. Bu yüzden heykellerin bulunduğu alan gün ışığının zararlı etkilerini hissettirmeyecek yapıda bir tavanla kaplanmış.

İnsanlık tarihi boyunca eşyaların yapımında kullanılan birçok materyal günlük hayatta başrolü oynamış. Örneğin; taş uzun bir döneme ismini verecek kadar tekel oluşturmuş. Örnekler ahşap, cam, metal vb. olarak çoğaltılabilir. Çoğu da zamana karşı giriştikleri mücadeleyi kazanmışlar. Benim gözlemim işin görünüm kısmıyla ilgili. Şöyle ki; günümüzde ahşap klasik tarzın betimleyicisi olarak görülürken, metal çağdaşlığın simgesi haline gelmiş durumda. Plastik ise bu iki tarzın arasına sıkışmış bir çağı anımsatıyor bana. Ne klasik, ne çağdaş. Ne yeni, ne eski. Ahşabın hissettirdiği hüzün ile metalin yansıttığı mekanik soğukluğa karşılık plastik için benzeri bir tanım yapmakta zorlanıyorum.

Plastik çağ olarak adlandırdığım dönem çocukluk ve ergenlik dönemlerime rastlayan 70’lerin sonu ve 80’lerin ilk yarısı. Şimdi baktığımda şahit olduğumuz yeniliklerin azımsanmayacak önemde olduklarını görüyorum.

O dönemle ilgili izlenimlerim de, tıpkı Terra Cota ordusu gibi yıllar sonra hafızamın derinliklerinden yüzeye çıktı. Mesela, geçenlerde bir Hi-Fi mağazasında yaptığım dinlemeden sonra Queen’in Bohemian Rapsody’sini ilk kez nerede dinlediğimi düşündüm. 30 yıla yakın bir süre önce, Hi-Fi meraklısı kuzenlerimin pikaplarında dinlemiştim. Heyhat kendi pikabımı almam ve plak arşivimi oluşturmaya başlamama denk gelen yıllarda CD ortaya çıktı. İlk CD çaları 25 yıl kadar önce Harbiye’de bir mağazanın vitrininde seyrettiğimizi(!) hatırlıyorum. Yine o yıllarda bir ağabeyimizin ofisindeki sistemde Jean Michel Jarre CD’si dinleme onuruna erişmiştik. Bir süre sonra sistemini Quadrophoic’e çevirdiğinde yine dinleti için bizi çağırması da büyülü bir olaydı.

O dönemin diğer büyülü olayı ise pinpon video oyunundan (Pong ve türevleri) bilgisayara terfi etmemizdi. ZX Spectrum’da siyah/beyaz vektör grafikli Harrier Attack oyununu oynamak için bir sürü satır komut girmemiz gerekiyordu. Öyle ki birkaç yıl sonra Commodore 64’te teyp kafasına “ipince” ayar yaparken halimize şükrediyorduk. “Kick start” Amiga ile tanışınca “Bu iş bu kadar!” demiştik.

Yıldız Savaşları’nı ilk kez sinemada izledikten sonra çıkışta, "Kimbilir kaç yıl sonra televizyonda yayınlanır da tekrar izleyebilirim?” diye düşündüğümde video kaydedicilerin evleri istila etmeye başladığından haberim bile yoktu. Yıldız Savaşları: Bölüm II’nin ikinci DVD’sindeki kamera arkası belgeselinde ‘filmin standart 35mm filme çekilmediğini, doğrudan dijital video olarak kaydedildiğini’ anlattıkları sahnede yüzümde beliren gülümseme bu yüzdendi.  

Konu nerelere geldi değil mi? Dedim ya düşündüm öylesine... 

(Home&Technology dergisinin Nisan 2003 sayısında yayınlanmıştır. Yazıda geçen tarihler 2010 yılına göre değiştirilmiştir...)

Hiç yorum yok: