24 Nisan 2010

Dijital dünyada 'yarın sabah'


İnsanlar üçe ayrılır demişler: Telesekretere not bırakanlarla bırakamayanlar. (Aritmetiğimin ne kadar kuvvetli olduğunu isterseniz başka bir yazıya bırakalım.) Ne diyorduk? Hah, hatırladım... (Hafızamı isterseniz hiç işe karıştırmayalım.) Öyle bir kavram vardır. İçlerinde bu satırların yazarı da bulunan bir kısım insanlar telesekretere mesaj bırakmaktan hoşlanmazlar. Bunun yanında SMS ile mesaj göndermekten de hazzetmem. Zaten bu iki mesaj türü de beni sevmezler ve nedense şimdiye kadar bıraktığım sesli veya yazılı mesajlar hiç hedefine ulaşmamıştır. Misal; "Cumartesi saat 12’de X yerdeyiz" diye mesaj attıysam pazar günü mesajı alması gereken kişinin bana telefon açıp "Keşke Cumartesi 12’de şunu yapsaydık" demesi ile paralize olmuşumdur. Veya telesekreterine "Bana bugün mutlaka ulaş" diye mesaj bıraktığım kişiler sanki telepati ile anlaşıyormuşuz gibi birkaç dakika sonra ararlar. Mesaja istinaden mi aradıklarını sorduğumda da ‘Yok yahu dışardayım, içimden bir ses seni aramamı söyledi’ deyince iki tarafta da kısa bir suskunluk yaşanır. İşin spiritüalizm boyutuna hiç girmeyelim en iyisi.

Bu yüzden zorunlu kalmadıkça ne kısa mesaj atar, ne de mesaj bırakırım. Onun yerine paşa paşa cep telefonunu veya ev/iş telefonunu ısrarla çaldırırım. Telefonu açıp da ‘konuşa konuşa’ anlaşırsak ne ala! Mesaj bırakın diyorsa en fazla bir e-posta atarım veya santrala bağlanıp notumun kaderini firmanın sekreterinin ellerine bırakırım. "Niye mesaj bırakmadın?" diye masumca soranlar neyden kurtulduklarını bilmezler bile.

İşte mesajlarla arası böyle olan bir adamın başına bir olay gelince de tutar böyle bir başlık atıp altını bu yazı ile doldurur. Olaylar yine ‘önemli’ bir konu için bir firmayı aramamla başlıyor. Görüşmek istediğim kişinin dahili numarasını biliyorum ve tuşluyorum. Bir süre çaldırdıktan sonra o bilindik ‘Merhaba, şu anda yerimde yokum...’ mesajı ile irkiliyorum. Şu anda yerinde yoksa konuşan kim? Tim Burton bir filminde bu sahneyi kullanmalı. Her neyse mesaj bitip ‘biip’ sesine gelmeden çabucak telefonu kapatıyorum. Yine numarayı çevirip bu kez santralden şansımı deniyorum. Tamam kendisi yerinde değil ama toplantıda mı, ofis dışındaysa bugün döner mi, yurtdışında mı öğreneyim. Derken sıfırı çevirip santrale bağlanıyorum. Sekreter hanıma aradığım ismi söylediğimde o anda dışarıda olduğunu netlemiş oluyorum. Bari not bırakayım da cep telefonundan aramayayım şimdi diye düşünerek “Peki notumu iletir misiniz, ismim....”  dememe kalmadan sekreter “Yarın sabaha arayın en iyisi” diyor. “T t teşekkür ederim” deyip kapatıyorum. Neyse ki ilgili kişiye cep telefonundan ulaştım, görüştük ve kapattım.

Telefon görüşmesi sonrasında ben de bir süre kapalı kaldım diyebilirim. Demek ki şimdiye kadar yanlış ata oynamışım. Ne kadar soğuk gelse de bundan sonra telesekreterlere mesaj bırakacağım. En azından onlar ‘yarın sabah’a kadar geçecek sürenin ne kadar önemli olabileceğinin farkındalar. Hele dijital yaşamın, zamanla yarışımızda bize sürekli 10 saniye cezası verdiği bir dönemde. Ve, sevgili Sarp Keskiner'in bir yazısına attığı başlık gibi... Yoruluyoruz...


(Home&Technology dergisinin Aralık 2004 sayısında yayınlanmıştır. İyi de olmuştur! Yine olsa yine yazardım...)

Hiç yorum yok: